18 Kasım 2010 Perşembe

Sev Beni...



Gözlerimi açtığımda sen ol yanımda...
İyi sabahlarla, günaydınlarla uyandır beni...
Öpücüğümü de unutma... =M
Senin kokunu hissedeyim iliklerime kadar her nefes aldığımda...
Uykumda sevmişçesine bak bana...
Sanki ben uyurken bir bebeğin saçlarını okşar gibi saçlarımı okşamış, kokumu içine çekmiş ve yeniden, yeniden sevmiş gibi...
Benim uyunmamı beklemiş, uyandırmak için kıyamamış gibi...
Ya da gözlerini açtığında güne, benim gözlerime bakmak ister gibi..
Sen sev beni yeter ki..
Sevgini hissettir her an, yüreğimi bırak bedenimde hissetmeyenim kalmasın..
Sevdiğine inanayım bir çocuğun elbet o şekere sahip olacağına inandığı gibi. Güveneyim...
Ve bırakmayacak diyebilmeliyim...
Beni sevdiğini söyle sonra, gözlerimin en derinine baka baka..
"Ellerimi tut üşüyorum" dediğimde, ısıt yüreğinle..
Sarıl sımsıkı..
Ciğerlerini hissedeyim ciğerlerimde..
Sen yeter ki, Yeter ki sev beni..
Sadece SEN sev..
Hep sev..
Öyle büyük sözler verme bana..
Küçük ama anlamlı olsunlar..
Ya da iltifatlar, övgüler yağdırma içinden gelen küçük bir sözcük yeter bana...
SEV...
Herşeyimi sev ama..
Öyle bakışımı, duruşumu falan değil sadece..
Güldüğümde yanağımdaki gamzemden, kızdığımda dişlerimi sıkmama kadar..
Ağlarken gözlerimin kıpkırmızı olmasından, utandığımda yanaklarımın kızarmasına..
Herşeyimi koşulsuzca sev..
Çok değil.. Az da olsa sev..
Mesela ben dalayım uzaklara içim kararsın hatta, ayrılık gelsin aklıma..
Sen pes etme yüzümü çevir ve "hep yanındayım" de usulca..
En şiddetli zamanlarımdan en sakin zamanlarıma kadar sen ol yanımda..
Az ya da çok, bazen ya da yoğun..
Sadece sev beni sen, derininde ve sonsuza..




Süper Kahraman'ın...

12 Kasım 2010 Cuma

İngilizce'nin 14. Zamanı

Bir cuma günüdür...Diksiyon dersine girilmiştir yine. Hoca "iyi dersler" der. B kişisi, hocaya cevap amacıyla ortaya birkaç ingilizce söz atar. Bunun üzerine Suna hoca çok akıcı bir şekilde birkaç almanca cümle ile karşılık verir B kişisine. Kimse anlamaz tabi ne dediğini. Tam da bu sırada E kişisi ortaya fırlar ve "ben almanca bilmiyorum hocam ama ingilizce bilirim!" dedikten sonra tüm sınıfı krize sokacak olan lafı söyler: "I am fine o'clock!".  Birkaç saniyelik 'nolduğunu anlama sessizliği'nden sonra tüm sınıf E kişisinin nirvanaya ulaştığını açıkça görebilmektedir artık...

10 Kasım 2010 Çarşamba

Temkinli Ol Kendinde...

Kaptırırsan kendini yine de temkinli olmayı dene bi kere.
Ölümüne sev ama yapışma... Çünkü değilsin ki bi kene !..
Israr etme itene, sevdiğin gülün dikeni için kendini siper et...




Doğrusu böyledir belki de...

4 Kasım 2010 Perşembe

Masallar Aleminden Bir Mektup

Hayallerimin rengi yoktu benim. Tıpkı yalanların da renginin olmadığı gibi. Hani derler ya "pembe yalan, beyaz yalan" diye. Yalanlar kötüdür ve onların rengi yoktur. Bu insanların kötü bir şeyi şirin gösterme çabasının bi ürünüdür. Fakat benim hayallerim kötü olmadığı halde onların bi rengi yoktu ? Ama tatları vardı hep. Tatlıydı onlar. Tıpkı masallar gibi... Ben bi masal kahramanıyım, kendi yarattığım bi masalın kahramanı. Masalın bi bölümünde bir nisan yağmuru yağdı ve bu nisan yagmurunun damlalarından bi melek oldu o gün. Tıpkı masallar gibi tatlı... Ve o geldikten sonra artık hayallerimin rengi vardı. Ve ben artık O'nun kahramanıydım...

31 Ekim 2010 Pazar

...Ve sustular

Futboldu... Herşeyin başlangıcı basit bi futbol maçı... Gereğinden fazla kafaya takılan konular... Sabah olmuş ve herkes okula gelmişti. Gündem maddesi trajik bir şekilde yenilgiye uğrayan bir Türk takımıydı. Rutin dalgalar geçilirken buna sinirlenen tek kişinin S. olması şaşılacak bir şey değildi. Zaten yeterince sinirlenen S. ye son noktayı A. koymuştu. A.: canı sıkılan herkesin stres atmak amacıyla şiddet uyguladığı bir insandı(!). Kim bilir böyle olmasının altında ne nedenler vardı... Kimse bu nedenlere aldırış etmeden yüklenirlerdi bu insana. Son noktayı koyanın bu kişi olması, S. nin gözünü daha da döndürmüştü. Gözlerini ona dikti, ve atıldı üstüne. Başta şakaydı maksadı gerçekle karışık. Darbeleri alan A. hala dalga geçmeye devam edince, şaka bu eylemden payını çekmişti artık. A. ya şiddet uygulamak kanıksanmış bi olgu olduğundan kimse oralı bile olmamıştı. A. ile ilgili her konuda ortaya atılan, kendilerini iyilik meleği sanan E. ve B. bu durumda da ortaya çıkmış, oralı olmayanlara kızmışlardı. Ciddiyetin farkına varılmış ve olay durdurulmuştu. A. kendini sınıftan dışarı attı. Ortamda dal kıpırdamıyordu. Bu sessizliği E. bozdu: "Niye böyle yapıyorsunuz bu çocuğa ? Onun annesiyle babası ayrı, psikolojisi iyi değil."  Tam bu noktada ortaya M fırladı "Herşeyi de aileye bağlıyorsunuz değil mi... Kolayca... Ne var yani, benim de annem ve babam ayrı, hatta babam gitti başka bi kadın ile evlendi. Ben hiç böyle saçmalıklar yapıyor muyum ?  Eğer başına böyle bir durum geldiyse insanın güçlü olmak zorunda !"  öyle bir tonlamayla söyledi ki bunu... Ve sustular... Herkes...

Umarsızca...

...Söyledim değil mi, teknem kayalara çarpıp battı benim. Kalbimde küçücük bi sevgi tozuyla... Ve kendimi burada buldum. Söyledim değil mi, kızgın kumların üstünde değil, deniz kıyısında değil, başı bulutlarda bir yerdeydi bu kayalar... Kendime geldiğimde çevremdeki insanlara denizi ve olmayan tayfaları sordum. Hiçbir şey anlatmadılar. Karların üstünde bir çubukla denizin dalgalarını ve Aşk'ı çizdim. Bir de gemi. Bilmediler...

Revizyon

Blogda revizyona gidiyorum bugünden itibaren. Yaşadıklarımı veya kurguladıklarımı öykü gibisinden yazıcam. Beklemede kalın. (Sanki yüzlerce izleyicim varmış gibi konuşuyorum, halbuki beni okuyan 'bir'inin bile olmadığına eminim.)

11 Ekim 2010 Pazartesi

....

Benim gibi bencil bi adamı neden seviyorsun ki ? Nasıl katlanıyorsun bana ?

10 Ekim 2010 Pazar

Biri AŞK mı dedi ?

AŞK... Güzel bir olgu değil mi ? Sevgi, korku, mutluluk, huzur... İnsanın yaşadığı tüm duyguların en üst ve en özel mertebesi... Peki aşık mısınız ? Değilseniz süper kahramanın seçeneklerine bir göz atın derim.


(*) "Seni seviyorum, seni özlüyorum, her an yanımda ol" gibi gerçek hissi yansıtan basit ama büyülü kelimeleri söylemeye doyamıyor musunuz ?

(*) Herhangi bir nedenle ondan haber alamadığınızda kıskançlıktan kudurmak yerine başına bir şey gelmesinden endişe mi duyuyorsunuz ?

(*) Gazetelerdeki kaza haberlerini okurken "Ya o da böyle bir kaza geçirirse ?" diyip telaşa mı kapılıyorsunuz ?

(*) Okula veya işe gitmediğiniz her günü onunla birlikte mi geçirmek istiyorsunuz ? Tatil planları mı yapıyorsunuz ?

(*) Herhangi bir sınavda veya derste bir anda aklınıza gelip de size hayaller mi kurduruyor ? Bu hayalleri kurarken yüzünüze bir gülümseme mi yayılıyor ?

(*) Aklınızda sürekli ona sürprizler yapmak mı var ? Ya da ondan sürprizler mi bekliyorsunuz ?

(*) Her gelen mesaja "O'ndan geldi" diye saldırıyor musunuz ? Mesaj atmadığında “Neden atmadı acaba?” diye merak mı ediyorsunuz ?

(*) Birlikte herhangi bir şey yapmak ya da sadece yanında olmak bile sizi mutlu mu ediyor ?

(*) En aptal aşk şarkıları bile artık size anlamlı gelmeye mi başladı ?

(*) Onu üzgün gördüğünüzde sizin de içinizden de bir şeyler kopuyor mu ?

(*) Geleceğe dair hayaller kuruyor musunuz ? Hatta evlilik planları yapıyor musunuz ?



Genel cevabı "EVET" ise bu soruların, siz AŞIKSINIZ ...

8 Eylül 2010 Çarşamba

Küçük Bir Oyuna Ne Dersiniz ?

İnsanlar genelde sahip oldukları şeylerin değerlerini onları kaybettiklerinde anlarlar değil mi ? Peki kaybetmeden de anlaşılabilen değerler ?

İşte bu özelliğe sahip değerler onu taşıyan insan için büyük bir korku oluşturur. Tabiki yazısını okuduğunuz bu insanın da büyük bir korkusu var. Ne korkusu olduğundan bahsetmeye gerek yok sanırım, önemli olan ne kadar büyük olduğu.

Sizi ne kadar ilgilendirmese de büyüklüğünü size şöyle anlatıyım korkumun: gelin sizle ufak bir oyun oynayalım. Şimdi düşünün bakalım en korktuğunuz şey nedir ? Sevdiğiniz birinin ölmesi mi ? Aniden karşınıza çıkan varlıklar mı ? Kabuslar mı ? Yüksek ses mi ? Çığlıklar mı ? Fiziksel acı mı ? Öyle herhangi bir hayvan mı ? Yoksa bir örümcek mi ?


Şimdi korkunuza aklınızdan bir katsayı verin. Ve bu korkunun katsaysını aklınızda tutun. Evet başlıyoruz. İşlemleri sırasıyla uygulayın. Bu katsayıya 1511 ekleyin, 1202 çıkarın, 1993 ile çarpın ve çıkan sonuca 2425 ekleyin.

Sonuç ürkütücü değil mi ? İşte benim korkumun katsayısı bu ve ben bundan ürküyorum gerçekten.

Ya kaç porsiyon olucaktı ?

Güzel bir güne saçma bir rüya ile başlanır. Herşey iyidir aslında, ardından bütün gün bir Rap klibi çekilir. Süper kahraman açlıktan yorgun düşmüştür, gidip bir kebapçıya girer. Dükkanda kimsecikler yoktur, ardından çırak çıkagelir. "Buyur abi" sözüne verilen cevap "iki porsiyon ızgara köfte"dir. Geçip masaya oturulur. Çırak köfteleri hemen ızgaraya atar. Bu sırada usta gelir ocağın başına, bi ocağa bakar bi dükkana, bi daha ocağa bakar ve sonra dükkandaki tek müşteri olan süper kahramana. (iki porsiyon = 18 köfte =M ) Çırağa sorar: "kaç kişi yicek bunları ?" çırak döner ve süper kahramanı işaret eder kafasıyla. Usta "eyvallah, yarasın koçuma" ifadesi yapar süper kahramana. Peki ya sormak isterim ki aç bi süper kahramana kaç porsiyon köfte gidebilirdi ki a benim güzel ustam ?

27 Ağustos 2010 Cuma

Ego Manyaklığı

Canım bişeyler yazmak istedi ben de girdim öyle. Veee 3 ağızın dönüşü muhteşemdir... =)


Olağan hızlandırmalarda süper kahramanın üzerinden geçen boş muhabbetlerden bazıları şunlardır: "Mezuniyete de eşofmanla mı geliceksin çok merak ediyorum =D", "Doğum gününde sana pantolon alıcam ya =D" vb... Söylenilen tek söz vardır: "Rahat olmadığım şeyi zorla giyemem ben, bence siz de öyle yapın".

Bu muhabbetler böyle süredursun bir gün 201 de bir melek beklenirken kapıda adının geçtiğini duyar süper kahraman ve hemen yönelir. Karşılarına çıkmadan kısacık bi süre kapının ardından dinlenir: "Herkes iyi giyinicem diye yırtınsın, O. hiç kasmıyo ya, sırf bu yüzden bile çekici hale geliyo". İşte bu anda ego'yu temsil eden belin hemen altındaki ve arka taraftaki bölge tavana ulaşır. Egodur bu söz geçirilemez. Ardından hemen yanlarına gidip orada adının geçtiği söylenir. Kişiler devam eder "baksana şuna böyle çok havalı oluyo mesela, senin boyun kaç" vb derken, beklenen varlık, melek kapıda belirir. Ve ortalarından kahramanının yanına gelir. İşte bu anda, malum muhabbet sürerken kahramanın yaptığı 3 hareket vardır: elini meleğin beline sarar, onu kendi bedenine yaslar ve muhbbeti yapılan kişilere "iltifatlarınız için teşekkür ederim ama şu anda ruhumun ve tüm benliğimin sahibiyle beraberim" mesajını veren gülüşü atar.

*Eşsiz dugulardan seçmeler...

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Eskiler... Tekrar tekrar farkına varmak.. Hatırlamak..

Telefondan girdim ya, izleyici olduğum tek blogun son yazısını gördüm. Sonra oturdum ilk yazısından son yazısına kadar okudum. Sonra noldu biliyo musun blog ? Sayfa başlığımın hakkını verdim. O günler gözümün önünden film şeridi gibi geçti. Şimdi bu yazacaklarım tamamen o günlerde hissettiğim aynı "melankolik" ruh haliyle yazılacaktır...(aslında şu an öyle hissetmiyorum tabiki ;) ) Aslında ben bu blogu "günlük" amacıyla açmıştım. Bunları da kimsenin okumasını istemiyorum aslında. Yine yayınlıyorum ya, manyağım ben ! =S Neyse...

Farkettim ki 100 blog yazısı yazmış olsa 90 ında ben varım. Belki bi şiirde belki bi kozalakta belki de bi kelebekte hayat bulmuşum. Bloger a girebilseydim belki de bu "" bu kadar gecikmezdi. Ya da hiç bahane bulma Zenon. Bakar kör olmasan bu kadar gecikmezdi. Ama hep Zenonda mı hata ? Değil. Belki de bi ışık görsem ya da hissetseydim o nisan yağmurunda daha erken olabilirdi herşey. Ne zaman bişeyler hissettirmeye çalışsam ona hiç olumlu bi yanıt alamadım. Boşuna demiyordum ona "Güneşten sıcak ve bi buzdan soğuksun!" diye. Bi cümlelik melankolik havadan çıkalım ve sonra geri dönelim: geç olsun güç olmasın demişler, halimden son derece memnunum ve mutluyum huhuuuuvvv!! =D Yeniden melankoliğim.. Her pazar ruhumu bi umutsuzluk kaplardı benim. Çünkü iki gün onu görmüş olurdum, sonra 1 hafta beklemek zorundaydım tekrar görebilmek için. Ve bu hep böyle gidecek sanırdım. Bi de gitse ne yazar zaten bana dost gözüyle bakıyo derdim. Böylece her zaman kötü hissederdim kendimi. Onunla paylaşırdım herşeyi başka nedenler göstererek, o da beni teselli ederdi.

Her onu görüşümde içimde kopan fırtınalara düşsel bi tokat patlatırdım "kes şunu o senin dostun" diye. Meğer o da aynı şeyleri yapıyormuş. Birbirimizden habersiz ama aynı duygularla geçen koca bir 365 gün... Ne acı aslında değil mi ?

Ve ben, yatmadan önce zamanım olan her akşam napardım biliyo musun blog ? Bi dua ederdim birlikte olalım diye. Sonra da ağladım lan. Bildiğin ağlardım anasını satıyım. Bi de fotoğrafına bakardım. Melankoliktim diyorum ya o yüzden. Kafamda kurardım herşeyin kötü gittiğini ve sonraki halimi. Olmuş gibi düşünürdüm ve ağlardım. Derdim ki söylicem yüzüne nolucaksa olsun, ama yapamadım. Neden biliyo musun ? (Bunu o da bilmiyo) Çünkü o, o kadar değerliydi ki benim için ve o kadar mutlu günlerimiz geçmişti ki, eğer olumsuz düşündüğünü duyarsam ve hayatımdan çıkarsa aklımda kalan son yüz ifadesinin şu an sadece benim düşünebileceğim o kötü ifade olmasından korktum blog. Hem ben onun hem de o benim hayatımda hep "tatlı" bi anı olarak kalmasını istediğim için korktum.

Aa unutmadan ben o geceler kafamda kurduğum kurgulara inanıp ağlarken bi de bu şiir çıktı ortaya:



Esen rüzgâr anlatır; durup bir dinle

Yürüdüğüm yol uzun ve ince

Etki azalmıyor, unut deyince

Yarın uzaklaşır umut bitince…




Zarar verir diye duygularımı kesip attım
Sonra, vicdanım uykularımı bile esir aldı
Sevgi hissim dahi..
Yetim kaldı…






Ama yanlış bir yola saptığımda bilhassa,

Uyardın, umarsızdın aslında biraz da...

Koştum usanmadan ardından inatla

Uzunca huzurlar hakkımsa bırakma



Tut usulca beni ve pusu kurma

Niyeti görüp düşman kuzu kurda

Buzum eridi, ben yanıyorum hadi elini ver

Bırakma; gelir üstüme yedi düvel



Yine varsın en karanlık anımda

Seni düşünüyorum kararsız kaldığımda

Her gün izini arardım kalktığımda

Beni var edensin, tarafsız baktığımda



En zor günde sesindir duyulan,

İsterler düşmemi her yerde kuyu var

Ve birden buzlar vücudumu kaplar

Karda donmak üzereyken, en güzeli uyumak..





Bugün uçurumdan atlamak istedim

“Dur” dedim var şans yansa da hislerim

Gözümü kapadım; bakmadan izlerim

İstedim sadece arkadan itmeni…



Uzaklara atsam da geri geliyor her düşüm

Üşümüşüm ama yine ısındım birden

Ebediyen baki kalansın;

Dostlar ve arkadaşlıklar gelip geçiyorken



Bazen bi’ boşlukta buluyorum kendimi

Fısıldıyorsun kulağıma; “boş ver dert değil.”

Boş geliyor herkes, boş geliyor her biri

Çünkü benimle ilgilenmedi kimse SEN gibi.

25 Temmuz 2010 Pazar

Neden Biliyo Musun Blog ?




Dün yazdıklarım içime sinmedi zerre kadar. Hem acele ettim, hem çalan müzik itibariyle hücrelerimin bile Hip-Hop yapması sebebiyle saçmalamışım iyice. Umarım dün yazdıklarımı kimse okumamıştır len. =D Bir kaç düzeltmeyle devam edelim.

Lanet olası laptopum yüzünden de bu yazıyı telefonumdan yazıyorum iyi mi ? 3.5 yıllık emektarıma(!) sevgiler...

Neyse yazalım bi kaç bişey... Ama önce şeftalili ice tea mi alıyım yanıma.^^

Hayat her zaman olduğu gibi kusursuz... Belki de hayat kusursuz değildir de ben onu kusursuzlaştırıyorumdur. İkinci kısım daha iyi bence. Sonuçta diğer insanlardan bi farkın oluyo bu sayede.

Fotoğrafın yanına biraz da kısa filme merak saldım. İki film çektik. Komedi tarzında. İlk tepkiler gayet olumluydu. Dün de çıktık çekelim diye aksilikler peşimizi bırakmadı 3. yü çekemedik.

Yahu başka ne diyebilirim ki, dondum şu an ama inatla da bişeyler yazmak istiyorum. Neden biliyo musun blog ? Çünkü içimde bişeyler var dışarı çıkması gereken. =D

Süper Kahraman'dan notlar...

Dün bi melekle beraberdim, birazcık uçtuk mutluluktan sonra 22.30 da iniş yaptk. Zaman akmadı ışık hızıyla hareket etti yinee.. Her seferinde de böyle olucak eminim.. Yaşasaydı yapardı Picasso tablomuzu, emin olun. Mutluluk ne biliyo musun blog ? Geçen tatlı bi gecenin ardından bi meleğin kokusunun üç gün yatakta kalması, her gece onunla yatıp her gece onunla kalkmak. Buna da ne denir biliyo musun blog ? Saf mutluluk... Bir süper kahramanın annesinin her zaman söylediği bi söz vardır: "Dünya üzerinde her yıl ancak bir çift kusursuz bi ilişkiye başlar ve bu sonsuza kadar sürer." Şanslısın blog çünkü bu yılki özel insan sana yazıyo...


Yeter bu kadar şimdilik... ;)

Parola: 2425
Slogan: One Life One LOVE

26 Haziran 2010 Cumartesi

Sana Anlatıcak Çok Tatlı Şeylerim Var Blog =)

Merhaba blog... Seni boşluyorum arada ama bunun nedeni laptopum... Neyse geçelim bunları şimdi... Bu sefer yazıcaklarım diğerlerinden farklı o yüzden 3. ağızdan anlatmayı bıraktım artık.

...Bi' an gelmişti ki O'nun için hissettiklerim normalinden farklıydı artık... Ve bu farklılaşma hissedildiğinden kısa bi süre sonra, herşey bi salı günü başladı. Birbirimizden habersizdik aynı şeyi hayal edip devam ettirebilmek konusunda, olacaklardan hiç biri planlarıımızda yoktu... Ama birden kendimizi elimizde melisalarımızla bi' kumsalda bulduk. Yıldızları seyrederek uyuduk... Uyumadan önce gündüze randevu verdik. Güneşin doğuşunu izleyerek buluşucaktık gündüzle sözde, ama ikimiz de o kadar uykucuyduk ki kalkamadık =) Sonraları daha da ilerledi bunun gibi tatlı şeyler ve bir baktık ki bizim ayrı bi dünyamız olmuş ve biz o dünyada sadece ikimiziz. Dilediğimiz her yere saniyesinde gidip sabaha kadar başbaşa kalabiliyorduk. Herşey o kadar güzel ve bizden yana olarak ama bizim kontrolümüz dışında ilerliyordu ki... Dünya ikimiz için dönüyordu resmen. Yağmuru sevdiğimizi mi söylüyorduk ? Dünya bunu duyup sadece dakikalar içinde bizim için yağmur yağdırıyordu. Bilmiyorum O'nun hisleri nasıldı ama ben O'na öylesine alışmıştım ki bu kadar kısa bi süre içinde...

Bir gün geldi, ben yıldızları bile O'nun için yakalayanbilen, sürprizlerle dolu bi süper kahraman olarak ikimiz için yine bi sürpriz yaptım. Bu sürpriz bi' bisikletti. İkimiz için yapmıştım ben bu bisiklet. Sonra bisikletimize atlayıp bambaşka bi yere gittik. Zaman ilerledi ve o an sadece O'na baktım... Aklımda sadece O, burnumda sadece yasemin kokuları, kulağımda sadece akan nehrimizin sesi, gözlerimde sadece O'nun gözleri, kollarımda sadece O vardı. Ve çikolatalarımızı yudumlarken, yaseminlerin arasında güneş dünyamızı aydınlatmak üzereyken birbirimize bişey söyledik. Herşey bambaşka bi boyut kazandı o an. Bu kadar büyük ve tatlı bir duygu, küçük bi sırra dönüşmüştü. O'nun için de geçerli miydi bilmiyorum ama benim en büyük hayalimdi O. Ve hayalim bana bi gerçek olarak armağan olmuştu. Ardından çok mutlu bi şekilde iki ağaç arasına kurulu o özel şeyimizin üzerinde uyuduk. Uyandığımızda herşey o kadar başkaydı ki "bi kaç saat önce(!) olanlar gerçek miydi yoksa rüya mı ?" sorusu gündeme geldi. Ama herşey hiç olmadığı kadar gerçekti. Ve bu gerçeklik sonsuza kadar sürücekti. Ama kimse bunu bilmeyecekti. Bi süre böyle gidecekti. Bence sorun yoktu, gidebilirdi. Çünkü ben O'nun için herşeyi göze alabilecek kadar çok seviyordum O'nu.

Sabah birbirimize bunun gerçek olduğunu hatırlattık. Ben normale dönüyordum yavaş yavaş ama O pek de öyle değildi aslında. İçinde inanılmazlık ve karışık duygular fırtınaları kopuyordu belki de. Sonuçta, herşeyi paylaştığı, neredeyse bütün gününü beraber geçirdiği önemli ve yerinin ayrı olduğu birinden böyle büyük bi gerçeği saklamak, sonrasında herşeyin bu kadar hızlı gerçekleşmesi ve daha başka şeyler belki de... Yeterince kafa karıştırıcı bir etki...

Tüm gün olanları sorgulamalarla geçti ve akşamına randevumuz vardı, ama bu sefer ikimizin dünyasında değil diğerlerinin de olduğu dünyada... Bu randevunun amacı diğerlerinin arasında bile beraber sadeleşebilmekti... Yavaş yavaş O'na yaklaşıyordum... Yaklaştığım her adımda kalp çarpıntım artıyordu. Ve artık yanımdaydı. Ama ben O'nun yanında değildim aslında. Çünkü mutluluktan bu dünyada değildim... Yanında olduğumu farkettiğimde bi banka oturmuştuk. Çevrede sadece ağaçlar ve sert bi su sesi vardı. Tıpkı ikimizin dünyasındakiler gibi... Sıcaklığını üzerimde hissettiğim an tarif edilmez bişey yaşadım içimde. O da aynı durumdaydı sanırım... umarım... Konuşmuyorduk... Ama sadece iki dudak arasından bi kelime çıkmaması konuşmamak mıydı ? Bence değil... Ara ara göz göze geldiğimiz her an O'na karşı hislereim katlanarak artıyordu resmen... O da aynı durumdaydı sanırım... umarım... Gece olmuştu artık, yalnızca bedenlerin birbirlerinden uzaklaşma ama kalplerin daha da yakınlaşma anına doğru adımlıyorduk ve son durağa geldiğimizde ona klasik ama duygularımı başka türlü anlatamıcağım o 3 kelimeyi söyledim. O ise, o tatlı gülüşünü bıraktı kalbime sadece...

Biliyordum benimle mutlu olduğunu. Hatta beni sevdiğini, ama bilmek değil duymak istiyor arada insan. Çok mu şey istiyor bu insan ? Bence değil... Ama şunu da biliyorum ki O öyle herşeyi söyleyen biri değil. =) Gizliliği sever. =) Kesinlikle O'na bişey demiyorum zaten. Çünkü alışılması gereken şeyler var daha... Duguları kelimelere dökmek de en az o duyguları hissetmek kadar olağanüstü bişey. Bu, kelimelere devamlı olarak dökmeyi, şimdilik sadece ben yapıyorum ama bunu yapmanın lezzetini tadacağı zamanı bekliyorum O'nun. =) Çok mu şey bekliyorum ? Bence değil...



Özetle sana şunları söyleyebilirim ki blog, ben aşık oldum. Ve ona olan sevgim burada öyle üç beş güzel sözle anlatılacak gibi değil... =)

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Fotoğraf Adına Atlatılan Badireler

Güzel ve boş bir günde bir arkadaş ile sözleşilip fotoğraf çekmeye çıkılır. Asıl amaç kelebek fotoğrafı çekmektir. Çekim yapılacak mekanda daha önce bolca görülen mavi kelebekler her nedense ortada yoklardır. Sıradan kahverengi kelebekler bulunup sürüne sürüne yanlarına yaklaşılıp fotoğrafları çekilir. Artık o mekanda çekilecek bişey kalmamıştır. Bisikletlere atlanıp farklı diyarlara doğru yola çıkılır… Yol üzerindeki bir kum pistte oynayan çocuklar ve koşan atlar gayet çekici gelir bu iki fotoğraf aşığınag. Derhal aralarına karışılıp çekime başlanır. İşte asıl hikaye de bu noktada başlar…


Çocukların ilgisini çeker tabi bu fotoğraf işi. Ama yeni nesil o kadar piç olmuştur ki; daha 6-7 yaşlarındakiler “Abi bunları internete vermiceniz demi ?”, “Facebook’a koymayın haa !” gibisinden şeyleri bilip bir de bunları söyleyebilme kapasitesine erişmişlerdir. Birkaç portreden sonra arka saflardaki bir “hanzo” fotoğrafı çekilen bir çocuğu yanına çağırıp, iki kafadarı gösterip bir şeyler söyledikten sonra beş kardeş hareketi yapar. Bu durum iki kafadarı kıllandırıp ortamdan biraz uzaklaşmalarını sağlar. Ne var ki koşan atları tozlar içinde siluet halinde çekebilmek için hanzonun bulunduğu yere doğru gitmek gerekir. Laf arasında hanzomuzu da tanımlamak gerekirse: Tam bir yağ yığını olmakla beraber yaklaşık 1.90 boyu vardır ! Kendi kıçının ½ si boyutundaki kilimini yere sermiş, ayakkabılarını çıkarmış ve yatar pozisyonda bir de uçurtma uçurmaktadır ! Yani bilim adamlarının incelemeye alması gereken endemik bir ilkel yaratıktır kendisi. İşte bu yaratık kafadarları yanına çağırıp, “Arıyım mı ekibi şimdi ? Siz niye ailelerin fotoğraflarını izin almadan çekiyosunuz lan ? adamı(!) hasta etmeyin ! Sinirli insanım ben ! Sinirlerimi zıplatmayın benim ! Siz insanları enayi mi sandınız ?” gibi bilimum sülalesine küfrettirici sorular sorar. Bu durumun üzerine şaşkınlıkla bir hanzoya bakılır, hanzo da kafadarlara bakar, bir arkadaşa bakılır, o da hiç bişey olmamış gibi etrafa bakınır… O anda akıldan geçen saniyelik düşünceler vardır. Sanırım en mantıklı olan fikir iki kişi adama dalmaktır. Ama bu fikir de boyunda asılı duran fotoğraf makinesine zarar gelmemesi için ve arkadaşın da hiç bişey olmamış gibi tavırlarından dolayı bu fikir de suya düşer. Objektifleri temizleyip, bisikletleri alıp, çekip gidene kadar geçen 10 dk boyunca hanzomuz iki kafadara bi sn bile gözlerini ayırmadan bakar. Olay yerinden ayrılıp bir ara sokağa girildiğinde “Ne kadar ruhsuzsun be oğlum!” demeye kalmadan o ruhsuz diye tabir ettiğimiz kişi aniden bir cengaver kesilir. “Orrrrrrros… Ç..” diye marşa basıp, kaynağı öfke olan V8 motoru çalıştırır. Adama küfrederek ve yaşanan olay yorumlanarak yeni çekim yerine gelinir…


Gelinen yer bir tren istasyonudur. Amaç klasik tren yolu fotoğrafları ve panoromik açılı fotoğraflar çekmektir. Çekim bitip tam gidilecekken nöbetçi bir görevli gelip: “Burada fotogaraf çekmek yassah !”, “Benim şimdi o fotogarafları sizden almam lazım” (Fotogaraf ? O da ne ?) Bunun gibi çözmek için üzerinde uğraşılması gereken birkaç cümle söyler. Kafadarlar “Neden ki abi ? Sonuçta burası devletin yeri, bizim de kötü bir amacımız yok zaten.” Gibi sözler sarfedilir ama nafiledir. “Tamam be lanet olsun, hepsini siliyoruz!” der ve oradan da ayrılırlar.


Artık evin yolu tutulmuştur. Çok işlek, ilgi gören ve son çekim yapılan yerden yaklaşık 3 km uzakta olan bir bölgeden geçerken adamın biri kafadarları durdurur. Ve sanki o kadar şeyi yaşadıklarını bilip onları sinir etmeye çalışırcasına o bomba soruyu sorar: “Gençler tren istasyonu nerde ?” Bu noktadan sonra sistem mavi ekran hatası vermiştir ve uygulaması kolay kolay bitmeyecek bir hard format gerekir…

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Uzun Aradan Sonra Yeniden Merhaba

Vay be ne kadar da uzun zaman oldu demi ? Tam 3 ay. =) Lafa nereden girsem bilmiyorum ama hayatımda değişen şeyler oldu, yaşadığım çok şey, gelecek ile ilgili kararlar aldım, daha çok düşünüp daha çok muhakeme yaptım. Okurken sıkılabilirsiniz belki ama sizden ricam yine de sonuna kadar okuyun ya. =) Başlıyorum:

Mart ayı...

Her anlamda dönüm noktalarından biri hayatımdaki. Birilerini tanımanın en iyi yolu neden hep bişeyin başa gelmesidir ? Babam ölümden döndü... Gerçek arkadaşlarımı tanıdım. İstanbuldan Konyaya sırf benim için gelicek arkadaşlardan tutun en az benim kadar üzülenlere kadar birçok kişi... Sizleri çok seviyorum dostlarım... Siz hep benimle kalın. İşte dönüm noktasının merkezi buydu. Daha sonra olucak olayların başlangıcı. İnsan yaşamının 9 yılda bir girdiği evrenin en sonu... Sonrasında herşey katlanarak ve bollukla gelir kuantuma göre. Ve öyle de oldu.
Babamın rahatsızlanmadan önce İzmir ili genelinde yapılacak olan fotoğraf yarışması için fotoğrafçı bir arkadaşımla ufak bi fotoğraf gezisine çıktık. Orada yeni bir fotoğrafçıyla tanıştım. 3 kişi gezdik. 1 günde 450 tane fotoğraf çektim ama şaka gibi işe yarar 3 tane çıktı. Belki 4... Rahatsızlığından sonra babamı da alıp ödemişe döndük ve ben tek başıma bir geziye daha çıktım. Çünkü bu sayı kesmedi beni. İkinci gezi çok daha iyiydi... Toplam fotoğraf adeti: 780. =) Elemelerle 12 ye düşürüp ayarları verip okula götürdük...
21 inde ilk konserime gittim. "Pit10 & Beta & Şanışer Konseri". 24 saat aç kalmanın ne demek olduğunu anladım. İlk gittiğim konser Türkiyenin en büyük Rap konseriydi. (1300 kişi) Sıkışıklık yüzünden kıpırdayamadım da. Ve 6 saat aç susuz öylece durdum. Güzel fotoğraf ve videolarla döndüm.
28i... 9 yaşındaki muhabbet kuşum öldü. Kendim görsem nasıl etkilenirdim bilmiyorum ama annemin ağlamasıyla uyanıp neler olduğuna bakmaya gittiğimde karşılaştığım manzara pek de iyi değildi. Dışarıya gömmeye içim el vermedi be... Balkondaki büyük boş bir saksı da rahatça uyuyor kendisi...

Nisan ayı:

Babamın durumu daha iyiye gitti. Doktorlar kurtulmasının mucize olduğunu söylediler. Hastaneye ilk getirildiğinde sol tarafı tamamen felçmiş. Ve açılması muazzam bir olaymış. Şükrediyorum...
2 sinde dersten çağırılıp hocalarımın yanına gittim. Nasıl olduysa son katılım tarihini herkes 4 nisan okumuş meğer 2 nisanmış. O gün okulun da scrabble takımı İzmire gideceğinden onlara verelim diye düşündük ama onlar çoktan yola çıkmışlar bile. "Oğulcan hazırlan İzmire gidiyorsun" komutu ile düştüm yollara. Tesadüf bu ya; bizimkiler de o gün dayımın yanına gideceklerdi, öyle bir denk geldi ki anlatamam. Hem ailemle İzmire gittim hem de dayımın eviyle fotoğrafları teslim edeceğim okulun arası 100 metreydi. Bunda da bi hayır vardı elbet! 21 inde aldığım haber şuydu: o fotoğaraf yarışmasını ben kazanmıştım. Cep telefonu kadar olan bir kompakt makinayla tüm D-SLR li İzmir e fark attım. Demek ki neymiş fotoğrafı makina değil sen çekiyormuşsun.
25 inde yine konserdeydim... "Pit10 & Beta & Sehabe & Yeis Sensura Konseri" Bu sefer karnımı doyurarak ve tüm ekipmanımla gittim oraya ve hem kendim fotoğraf çekildim hem de orada tüm sanatçıları portre çektim. Ve onlarla konuşma fırsatı buldum. Fotoğraflarımı istediler benden...
27 si... mükemmel bir ödül töreni ardından sanat galerisinde fotoğrafları seyrederken seçici kuruldaki profesörler beni yanına çağırıp büyük övgülerle büyük yeteneklerim olduğunu söylediler ve güzel sanatları düşünmemi ayrıca 9 eylül e gidince kendilerini bulmamı istediler. Bu mükemmel bir duyguydu. Önceden "her eline EOS'u kapan fotoğrafçı oluyor, kazanç kapısı olamaz bu" diyerek vazgeçtiğim fotoğrafçılık 'mesleği' tekrar gündeme geldi. Ve anladım ki fark yaratmak senin elinde. Çoğu 'ben fotoğrafçıyım' diye geçinenlerin fotoğraflarına bakıyorum da aslında bi b*k değiller. İşte bu da güzel bir haber ya ! Aralarından sıyrılmak kolay olucak ileride. =) Ha bir de 1. olduğum fotoğrafın yanında başka bir fotoğrafım da sergilenmeye layık görülmüş. Çifte sevinç...
O günün akşamına Sehabe ve & Yeis Sensura myspace üzerinden daha ben birşey demeden bana msn lerini verdiler. Ardından onlarla gerçekleştirmek istediğim fotoğraf çekimlerini kabul ettiler. Twitter'dan da Pit10 a onu portre çektiğim fotoğrafı ve aynı teklifi yönlendirdim. O da kabul etti. Ama mekanı istanbul olduğu için biraz zor olucak gibiydi. Yine de amacıma yavaş yavaş ulaşıyordum. Ama asıl istediğim lokma Sehabe veya Sensura değildi... Asıl amacım Pit10 ve Olympos ailesiydi...

Mayıs ayı...

Nisan ayında söylemeyi unuttuğum bişey: EFE FOTO CLUB adlı bir grup kurduk ve 4 arkadaş burayı yönetiyoruz. İsteyen herkes aramıza katılabilir. İlk gezimizi Şirince ve Pamucağa yaptık. Harika fotoğraflar çıktı mükemmel bir gündü. Hatta orada çektiğim bir fotoğraf Fotoğraflar.net'te iki ayrı kategoride günün fotoğrafı seçildi.

Neyse Mayıs ayı... =)

2 si... Foça gezimiz... FDT İzmir (Fotoğraf Dostları Topluluğu) ile ortak yaptığımız mükemmel bir gezi daha. Hemen hemen herkes Canon kullandığı için her cinsten objektifi denedim, 100mm Macro, 50mm, 70-300mm... Süperdi herşey.
9 u... Pit10' un imza günü... 1000 + kişilik konserlerden sonra 20 kişilik bir ortamda Pit10 u yakalamak çok hoştu. Kaldı ki yarım saat yalnızca karşılıklı sohbet ettik. Ve anladım ki hayranı olduğum kadar varmış. Adam gibi adammış kendisi. Ayrıca 20 kişi içinde tek albümünü alan kişi ben olduğum için ayrı bir hoşuna gittim sanırım. =) Ve bir de o portre fotoğrafı bastırıp ona vermem olayı bambaşka bir boyuta taşıdı. Bu fotoğraf bastırma fikrini bana verdiği için sayın çok sevdiğim
Pembe Panterime teşekkürler. =) İmza günü Yeşil Oda adlı çok populer bir stüdyoda yapıldı ve şans bu ya fotoğrafçıları yokmuş. Kimin fotoğrafçıları olduğunu tahmin edebilirsiniz sanırım ? =) Evet evet... Ben oldum... =) Tüm fotoğrafları ben çektim o gün. Pit10 da fotoğraf teklifime "tabiki, bizce de çok iyi olur" dedi. Yani büyük lokma ... büyük lokma iyi bir söz değil vazgeçtim bundan. Yani asıl hayranı olduğum sanatçının fotoğraflarını ben çekicem. Belki de albüm kapağının arkasında "Fotoğraflar: Oğulcan Atayol" yazacak... Ve işte o zaman her zaman yaptığım gibi yine amacım olan birşeyi gerçekleştirmiş olucam. O güne az kaldı. Bana şans dileyin...

20 Şubat 2010 Cumartesi

Okuldan 'Kaymanın' İnanılmaz Boyutları

Yazı yazman neden bu kadar uzun sürdü diyebilirsiniz. Bunun basit(!) bir nedeni var. Son blog yazımdan sonra 6 hafta boyunca evde yattım. O yazıyı yazdığım gün sakatlandığım gündü. Orada içine biraz mizah katarak yazsam da olay gerçekte çok daha ağırdı. Neyse...

1,5 ay aradan sonra okula gidilir. 2. haftanın 4. günü, 6 hafta okul ve dershane ile etkileşim geçirmeyen ben okuldan ciddi anlamda sıkılırım, öğleden sonraki derslere girmemek ya da diğer bir deyişle 'okuldan kayıp' eve gidip duş alıp bi' sonraki güne kadar uyumak istenir. Bu konuyu arkadaşlara açtıktan sonra bir arkadaş da benimle gelmek ister. Ama nedense sonradan verilen karar değişikliğimden sonra beni kendisiyle birlikle Ödemiş'e gitmem üzerine ikna etme çalışmalarını 1 ders boyunca sürdüren X kişisinin artık tahammülü kalmamıştır. Ve herkesin pürdikkat dersi dinlediği, oldukça sessiz bir anda gerçekten yüksek bir sesle herkesi dersten koparıcak bombayı patlatır: "Yaa Oğulcan benimle kaaaaaayyy..." Ama burada önemli olan nokta şudur ki; bunu söyleyenin bir kız olması...